A
C
D
F
G
H
J
L
M
N
P
R
S
Ş
V
W
  • A. Ali Özer
  • Abdülhamid El Katip

    İran asıllı olduğu rivayet edilen Albdülhamid El Katib Fırat yakınlarındaki Enbar kasabasında doğmuştur. İş hayatına öncelikle öğretmenlik yaparak başlayan Katib kısa sürede kendini kanıtlayarak Halife Mervan'ın katipliğini yapmaya başlar. El Katib kaleme aldığı risalelerde sanatsal bir dil kullanarak resmi yazışmaları sanatlı bir hale getirmiştir. Risale sanatını başlatan ve bu sanatın kurallarını belirleyen isimdir. Kaleme aldığı 1000'e yakın risalenin pek azı günümüze ulaşabilmiştir.

  • Aleksandr Puşkin
    1799’da, zengin ve aydın bir ailenin çocuğu olarak Moskova’da doğdu. Zamanın soylu aile çocuklarının tümü gibi, ilköğrenimini Fransızca gördü. Puşkin, Batı kültürü ve özgürlükçü düşünceyle Rus halk duyarlığını kaynaştırdığı yapıtlarında, Rus yazın dilini gerek sözcük dağarcığı gerekse tümce yapısı ve anlatım özellikleri bakımından arındırmış ve zenginleştirmiş, bu dile çağdaş ve ulusal bir yapı kazandırmış, yapıtlarında ilk kez Rus toplumunun özelliklerini yansıtan tipler yaratmakla Rus yazınında gerçekçiliğin öncüsü olmuştur.

    Bağımsız, özgürlükçü kişiliği ve dönemin ilerici okur yığınları arasında geniş yaygınlık kazanan yapıtları nedeniyle monarşi yönetiminin sürekli baskıları altında yaşayan Aleksandr Puşkin 1837’de komploya çok benzeyen bir düello sonucunda, henüz otuz sekiz yaşındayken yaşamını yitirmiştir. Ruslan ile Ludmila, Çingeneler, Bahçesaray Çeşmesi, Kafkas Tutsağı, Yevgeni Onegin, Maça Kızı, Boris Godunov, Byelkin’in Hikâyeleri, Dubrovski, Yüzbaşının Kızı, Erzurum Yolculuğu eserlerinden bazılarıdır.
  • Alexandre Dumas
    Alexandre Dumas 1802’de Saint Domingue’de (günümüzde Haiti) soylu bir Fransız adamla Afrikalı bir kölenin oğlu olarak dünyaya geldi. On dört yaşında askeri bir eğitim alması için babasının Fransa’ya götürdüğü Dumas, babasının aristokrat olması sayesinde edebi çevreye giriş yapabildi. Yazarlık kariyerine oyun yazarak başlayan Dumas kısa sürede çok ünlü oldu ve Théâtre Historique’i kurdu. İtalya ve Rusya'da da yaşayan yazar 1864'te Paris'e geri döndü ve Fransa'da vefat etti. Pek çok türde sevilen eserler veren Alexandre Dumas en çok Monte Cristo Kontu ve Üç Silahşörler ile tanınıyor.
  • Anonim
  • Antoine de Saint-exupéry

    29 Haziran 1900’da, Fransa’nın Lyon şehrinde, aristokrat bir ailede dünyaya geldi. Antoine De Saint-Exupéry dört yaşındayken babasını kaybedince bu kayıpla sarsılan aile servetini hızla yitirdi. Saint-Exupéry’nin ilk öğretmeni, kültürlü bir kadın olan annesiydi. Sonrasında İsviçre’de öğrenim gördü. Okulda başaralı değildi, çünkü ilgisinin odağında on iki yaşında tanıştığı uçaklar vardı. On iki yaşındayken bir pilot onu uçağına aldı ve uçurdu. Bu ilk tecrübesinden sonra uçmak hayatının tutkusu haline geldi.

    Kardeşi François’nın ölümü onu ve ailesini çok sarstı. Liseyi bitirdikten sonra pilot olmayı çok istediği halde annesini kırmamak için denizcilik okuluna kaydoldu. On dokuz yaşında mimarlık fakültesine girdi. Yirmi bir yaşında orduya çağrıldı. Eğitimini yarıda bırakıp askere gitti. Bu süreçte Fransız Hava Kuvvetleri’nde teknisyen olarak görev yaptı, pilotluk eğitimi aldı. Ordudan ayrıldıktan sonra Paris’te çalışmaya başladı, ama ticaret yaşantısında başarısız oldu. Bu dönemde eser vermeye başladı. 1926 yılında, posta servisi yapan uçağın pilotu olarak tekrar uçmaya başlamıştı. 1929’da yayımlanan ilk eseri Güney Postası’nda burada edindiklerini paylaştı. 1931’de yayımlanan Gece Uçuşu adlı romanında Arjantin’de yaşadıklarını anlattı; kısa sürede büyük başarı elde etti ve Femina Ödülü’nü kazandı. Paris’te evlendi. Otuz beş yaşındayken bir uçuşunda uçağı arızalandı ve Tunus’ta çöle zorunlu iniş yaptı, kayboldu.

    Dört günlük zorlu çöl macerası ardından bir Bedevi tarafından bulundular. İspanya İç Savaşı boyunca Fransız gazetesi adına muhabir olarak görev yaptı. Havacılık alanında birçok buluşa imza attı. Gece uçuşlarını düzenleyen cihazların geliştirilmesine katkı sağladı. II. Dünya Savaşı sürecinde Fransa, Almanya tarafından işgal edilince sağlık durumu el vermemesine rağmen savaşmak için orduya döndü. Fransa yenilince ABD’ye gitti. 1939 yılında yakın dostu André Gide’in ısrarıyla bir pilotun gözünden kaleme aldığı İnsanların Dünyası Fransız Akademisi Roman Büyük Ödülü’nü kazandı. 1943 yılında ünlü romanı Küçük Prens yayımlandı. Daha sonra ABD ordusuna katılarak yüzbaşı rütbesiyle Kuzey Afrika’ya gitti. 31 Temmuz 1944’te Marsilya açıklarında denize düşen uçağının enkazı 2000 yılında balıkçılar tarafından bulundu.

  • Anton Çehov
    29 Ocak 1860’ta Azak Denizi kıyılarındaki Taganrog’da bakkal bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Çehov, babasının yerine dükkânın işleriyle de ilgilendiğinden lise eğitimi uzadıkça uzadı. Zor koşullar altında geçen çocukluk yılları, hikâyelerinde çocuklara geniş yer vermesine ve hep hüzünlü, incinmiş çocukları anlatmasına neden oldu.

    1879’da liseyi bitirdi ve Moskova’ya giderek tıp fakültesine girdi; 1884’te doktor oldu. Tıp öğrenimi sırasında ailenin geçimine katkıda bulunmak için çeşitli dergilerde yazılar yazdı. Bu dönemde yazdığı yazılarını Melpomene’nin Masalları adlı kitapta toplayarak üniversiteyi bitirdiği yıl ilk kitabını yayımladı. Çehov, üniversiteyi bitirir bitirmez hekimliğe başladı.

    “Cerrahlık”, “Cansız Ceset”, “Kaçak” adlı hikâyelerini bu dönemde yazdı. Hekimlik çok vaktini aldığından yazmasına engel olmaya başlayınca hekimlikten vazgeçip yazarlığa yöneldi. Doktorluğunun yazarlığı üzerinde etkisi büyüktür. Pek çok kimse onun Çarlık Rusyası’nı anlatışını, bir doktorun hastalığı teşhis edişine benzetir.

    1894’ün bir bölümünü yurt dışında geçirdi. Bu arada vereme yakalandı, tedavi için Kırım’a geçti. 1898’de Sanat Tiyatrosu’nu Stanslavski ile birlikte kuran Nemiroviç- Dantçenko Martı’yı sahnelemek için Çehov’dan izin istedi, bu arada Çehov ileride evleneceği aktris Olga Knipper’le tanıştı. 1899’da Vanya Dayı’nın ilk gösterimi yapıldı.

    Sağlığı bozulan Çehov, eşi ile birlikte Almanya’ya gitti ve 15 Temmuz’da Badenwiller’da öldü.
  • Cervantes
  • Charles Dickens
    (1812-1870) İngiliz romancı. Mutlu bir çocukluğun ardından, babasının hapse girmesi üzerine, on bir yaşında bir fabrikaya girerek çalışmak zorunda kaldı. Ailesinin durumu biraz düzelince iki yıl okula gitti. Bir süre noterin yanında çalıştı. 19 yaşında gazeteciliğe başladı. Londra hayatı üzerine yazılar yazdı. 1842'de ABD'ye, 1848'de Fransa ve İtalya'ya gitti. Londra'ya dönünce uzun ömürlü olmayan gazeteler çıkardı. Dickens, realist roman akımının öncülerinden sayılır. Romanlarındaki kişileri çevresinden seçmiştir. İşlediği konularda mizah ve acıyı birlikte yürütmüştür.
  • Daniel Defoe
    İngiliz yazar ve gazeteci Daniel Defoe 1660’da Londra’da doğdu. Hollanda kökenli ailesi Protestan’dı. Kiliseye girmek üzere iyi bir eğitim alarak yetişti, ama tercihini ticarete atılmaktan yana kullandı. Yaşamı boyunca fırsat buldukça ticaretle ilgilendi, ancak hiç bir zaman zengin olamadı. Daniel Defoe siyasetle de ilgilendi. Tıpkı ticarette olduğu gibi, siyasi faaliyetleri de başını derde soktu. Bir yazısından dolayı hapse düştü ve hayatının en zor dönemini orada geçirdi. Bu durumdan kurtulmak için dönemin güçlü isimlerinden politikacı Robert Harley’nin koruması altına girdi. Siyasi inançlarını özgürlüğü için geride bırakan Defoe, bu acı tecrübeden sonra onu kim gözetirse onun yanındaydı. 24 Nisan 1731’de borçlu olduğu pek çok kişiden saklanırken hayatını kaybetti. 1719 yılında yazdığı Robinson Crusoe ile ün kazandı. Robinson Crusoe pek çok eleştirmene göre yazılan ilk romandır. Defoe, bu açıdan çağdaş romanın babası olarak görülür. Hayatı boyunca borçları ve politika sahnesindeki tavırları nedeniyle eleştirilmiştir. Önemli eserlerinden bazıları: Robinson Crusoe (1719), Moll Flanders (1722), The True-Born Englishman (1701), Roxana (1724)…
  • Derleme
  • Feridüddin Attar

    Daha çok Feridüddin Attar ismiyle bilinen Ebu Hamid Muhammed bin Ebubekir İbrahim bin İshak Attar Nişaburi, medreseleri ve tekkeleriyle meşhur olan Horasan bölgesinin Nişabur şehrinde dünyaya geldi. Tezkirelerde doğum tarihi farklı olarak aktarılan Attar’ın Hicri 540 tarihinde doğduğu tahmin edilmektedir. Attar’ın tasavvuf ehli insanlarla nerede ve nasıl tanıştığı hakkında çok farklı rivayetler ve hatta efsaneler zikredilmiştir. Ama kendisi Tezkiretü-l Evliya adlı eserinde, çocukluk yıllarında bu taifeyle tanıştığını belirttikten sonra onların sözlerinin her zaman kendisine huzur verdiğini anlatır. Hüsrevname (İlahiname) adlı eserinde de, imayla, gençlik yıllarında zahiri ilimleri okuduğunu söyler. Sâliklerin öncüsü bir mürşid olmasına rağmen baba mesleği olan tebabeti bir tarafa bırakmayan Attar, hayatı boyunca kendi el emeğiyle geçindi. Hüsrevname adlı eserinde günde beş yüz insanın tebabet dükanına başvurduğunu ve onları tedavi edip kendilerine ilaç verdiğini belirtir. Hicri 618’de Moğolların, Cengiz’in öldürülen damadının intikamını almak için saldırdıkları Nişabur şehrinde birçok âlim ve arifle birlikte şehid edilir. Attar, Hakk yolunun âşıklarına yol gösterici nitelikte birçok eser kaleme almıştır. Dr. Ahmed Suheyli Hansari, Attar’ın Hüsrevname adlı eserine yazdığı önsözde elliye yakın kitabın Attar’a nisbet verildiğini belirtir. Bunlardan sadece Muhtarname, Esrarname, Divan,

    Hüsrevname, Musibetname, Mantıku’t-Tayr, Cevahirname, Şerhu’l-Kalb ve Tezkiretü’l-Evliya’nın Attar’a ait olduğu kesinlik kazanmıştır. Yukarıda zikredilen eserlerden sadece Tezkiretü’l-Evliya mansur bir eserdir. Diğerleri ise manzum eserlerdir. Attar’ın meşhur bir sima olmasının nedeni de bu manzum eserleridir.

    İran ve İslam edebiyatında önemli bir yere sahip olan Attar’ın eserleri herkesin anlayabileceği sadeliktedir ve akıcıdır. O, eserlerinde herkesin anlayamayacağı ıstılahları istifade etmekten kaçınır ve günlük konuşma diliyle düşüncelerini anlatır. Attar, eserlerinde sık sık hikâye ve temsillere başvurur, özelikle âşıkların dertlerini dile getireceği zaman kendisi bu dertleri yaşamış gibi olayı derinlemesine ve içten anlatır. Bu da eserlerinin akıcılığını artırır.

  • Franz Kafka
    3 Temmuz 1883’te Prag, Bohemya’da doğdu. 1889’dan 1893’e kadar Alman Erkek Okulunda okudu. 1901’de son derece sıkı ve klasikleri temel alan bir ortaokul olan Altstädter Gymnasium’dan mezun oldu. Daha sonra Charles Ferdinand Üniversitesi’ne devam etti. Burada önce kimya okumayı düşündü, ancak sonra hukuk okumaya karar verdi.

    İlk yılının sonunda kendinden bir yaş küçük Max Brod’la tanıştı ve ömrü boyunca yakın arkadaş kaldılar. 18 Temmuz 1906’da hukuk bölümünde doktorluk unvanı aldı.

    1912’de, Max Brod’un evinde, Berlin’de yaşayan Felice Bauer ile tanıştı. Sonraki beş yıl boyunca sürekli haberleştiler, sık sık buluştular ve iki kere evlenmek üzere nişanlandılar. İlişkileri 1917’de sona erdi. Tüberküloz olan Kafka, sık sık ailesinin, özellikle de kız kardeşi Ottla’nın ilgisine ihtiyaç duyuyordu. Kafka, tüberküloz ve huzursuz tabiatının yanında migren ve uykusuzluk gibi büyük bir stres ve gerilime sebep olan sağlık sorunları yaşıyordu. Bütün bunlarla alternatif tıbbın tedavi rejimleriyle başa çıkmaya çalıştı, ancak tüberkülozu daha da kötüleşti. Prag’a geri döndü ve iyileşmek için Doktor Hoffman’ın sanatoryumuna gitti. Burada, 3 Haziran 1924’te hayatını kaybetti.
  • Fyodor Dostoyevski

    30 Ekim 1821’de Moskova’da, babasının doktor olarak görev yaptığı Yoksullar Hastanesi’ne ait bir apartmanda doğdu. Babası sert ve acımasızdı. Annesini on beş yaşında kaybetti. 1837’de annesinin ölümünün ardından babasının yanından ayrılarak St. Petersburg’a taşındı ve orada Askerî Mühendislik Okulu’na kabul edildi. Öğrencilik yıllarını Rus ve Avrupa edebiyatının önde gelen yazarlarının eserlerini okuyarak geçirdi. Kısa bir süre askerlik yaptıktan sonra ayrılıp edebiyatla uğraşmaya başladı. İlk romanı İnsancıklar’ı 1846’da kaleme aldı. 1954’te yayımlanan bu roman, Rus edebiyatının ilk toplumsal romanı sayılır. Bu eserin basılmasından sonra ünlendi. 1879’da en büyük romanı Karamozov Kardeşler’i yazmaya başladı. Yaşamının son döneminde Petersburg yakınlarında küçük bir kasaba olan Staraya Russa’da yaşadı. 28 Ocak 1881’de burada yaşamını yitirdi.

    Günümüzde de en çok okunan yazarlar arasında yer alan Dostoyevski, eserlerinde iki dünya savaşı arasında kalmış bir kuşağın ahlaki, dinî, siyasi buhranlarını, etkileyici bir dil ve ustalıkla dile getirmiştir. Gözlemlerinin keskinliği, ayrıntılara verdiği önem, eserlerindeki sağlam karakterleri ve roman kurgulamadaki ustalığıyla, Avrupa’da ve Rusya’da kendisinden sonra gelen hemen tüm yazarlar üzerinde etkili olmuş, dünyadaki edebiyat ve düşün akımlarında önemli rol oynamıştır.

    Amcanın Rüyası, Beyaz Geceler, Uysal Kız, Budala, Ecinniler, Ev Sahibesi, İnsancıklar, Karamazov Kardeşler, Kumarbaz, Ölüler Evinden Anılar, Öteki Ben, Suç ve Ceza, Yeraltından Notlar başlıca eserleri arasında yer alır.

  • Gogol
  • Honoré De Balzac
    Balzac, güneyli, köylü kökenli bir ailedendi. Kız kardeşi Laure (de Surville) Honoré’nin tek çocukluk arkadaşıydı ve ilk yaşamöyküsünü yazan da o oldu. Balzac yaklaşık altı yıl Vendome’daki Collège des Oratoriens’da okudu. Napoléon’un devrilmesinden sonra ailesi Paris’e taşındı. Balzac burada iki yıl daha okula gitti, sonra üç yıl bir avukatın bürosunda çalıştı. Ama edebiyatı meslek edinmeye karar vermişti. Trajedi türünü denediği Cromwell (1819) ile başarı elde edemeyince romana yöneldi. Para kazanmak amacıyla tarihsel, mizahi ve gotik romanlar yazdı. Yayıncı, matbaacı ve hurufatçı olarak iş yaşamını denedi. 1828’de iflasın eşiğine gelince işten çekildi, ama bir daha borçtan kurtulamadı. Yeniden yazarlığa döndü. Edebiyat tarihinde, Balzac kadar etkili olabilmiş çok az Fransız yazarı vardır. Bu etki, romancılar üstünde olduğu kadar oyun yazarları ve tarihçiler üstünde de görülmüş. Balzac, roman anlayışıyla, yapıtlarının bazılarında Victor Hugo’yu ve Gustave Flaubert’i, Goncourt kardeşleri, Zola’yı, Daudet’yi, Maupassant ve izleyicilerini, ayrıca XX. yy ortasına kadar birçok romancıyı, hatta Proust’u bile etkilemiş bir ustadır.
  • Jack London
  • Johann Wolfgang Von Goethe
    Alman edebiyatının ve klasizmin en büyük yazarlarından olan Goethe, 28 ağustos 1749’da Frankfurt’da doğdu. Varlıklı bir aileden gelen babası tarafından Aydınlanma düşüncesinin ideallerine göre yetiştirildi. Küçük yaşta Fransızca, Latince ve Eski Yunanca öğrendi, güzel sanatlar ve tiyatroyu tanıdı. 1765’de hukuk eğitimine başladı ancak hastalanıp evine döndü. Din ve mistisizmle tanışması bu dönemdedir. İyileşince, hukuk eğitimini Strasbourg’da tamamladı. Dil üzerine araştırmalar yapan Herder’le dostluk kurdu. Parlak bir gençti Goethe. 1775’de Weimar Dükü tarafından elçilik danışmanlığına atandı ve 1782’de “von” unvanını aldı. Schiller’le tanıştıktan sonra birbirlerinden çok etkilendiler. Siyasi karışıklar ve toplumsal patlamalara, 1805’de Schiller’in ölümü de eklenince çok sarsılan Goethe, Jena’dan ayrıldı. Yaşı da hayli ilerlemişti, köşesine çekildi; yazdı, durmadan yazdı ve hayatının en üretken dönemini geçirdi. 22 Mart 1832’de Weimar’da öldü.
  • Jules Verne
    Jules Gabriel Verne 8 Şubat 1828’de Fransa, Nantes’de dünyaya geldi. Verne zengin bir ailede dünyaya gelmişti ve babası onun kendisi gibi avukat olmasını istiyordu. Babasının mesleğini devam ettirmek istemeyen Verne hikâye ve oyun yazmak için kısa süre sonra avukatlığı bıraktı. Daha sonra Dünya’nın Merkezine Yolculuk, Denizler Altında Yirmi Bin Fersah ve Seksen Günde Devriâlem gibi eserler ortaya koydu.
  • Lev Tolstoy

    Toprak sahibi soylu bir ailenin oğlu olarak 28 Ağustos 1828’de doğdu. 16 yaşında Kazan Üniversitesi’ne başladı, ama resmi eğitime duyduğu tepki nedeniyle okulu bırakıp çiftliğe geri döndü. 24 yaşında orduya katılıp bir süre subaylık yaptı, ama savaşa duyduğu nefret dolayısıyla onu da bıraktı ve 29 yaşında Avrupa seyahatine çıktı. Bu yolculukta Proudhon’la tanıştı. Eve döndüğünde köylü çocuklar için bir okul açıp alternatif bir eğitim sistemi kullandı. 1869’da Savaş ve Barış’ı yayımladıktan sonra bunalıma girdi ve manastıra çekildi. Ömrünün sonlarına doğru sade bir hayat yaşamaya başladı. 1910 yılında 28 Ekim gecesi evini terk etti. 10 gün sonra bir tren istasyonunda hayatını kaybetti. Shakespeare’den sonra eserleri en çok çevrilen yazardır. Rus edebiyatının en büyük isimlerinden olan Tolstoy’un başlıca eserleri şunlardır: Çocukluğum, Ivan Ilyiç’in Ölümü, Kazaklar, Savaş ve Barış, Anna Karenina, Diriliş, Hacı Murat…

  • Lewis Carroll
    Edebiyat alanında verdiği eserlerde Lewis Carroll müstearını kullanan Charles Lutwidge Dodgson 1832 yılında Daresbury, İngiltere’de doğdu. On iki yaşına kadar evde eğitim gören Dodgson zekâsıyla ailesini ve çevresindekileri çok etkileyince önce Richmond, daha sonra Rugby Okulu’na gönderildi. 1850 yılında Oxford Üniversitesine başlayan Dodgson 1851’de annesini kaybetti. Okul yılları boyunca matematik alanında pek çok ödül aldı. 1855’te Christ Church’te matematik öğretmenliği yapmaya başladı ve ölümüne kadar orada kaldı. Dodgson’ın matematiğe olduğu kadar edebiyat ve fotoğrafçılığa da ilgisi vardı. Küçük yaştan beri kısa hikâyeler ve şiirler yazan Dodgson bunları ailesinin dergisinde ve küçük gazetelerde yayımladı. Lewis Carroll adıyla yayımladığı ilk çalışma ise 1856’da The Train dergisine gönderdiği “Yalnızlık” adlı şiiriydi. 1862 yılında arkadaşı Henry Liddell ve kızları Lorina, Alice ve Edith ile bir tekne turundayken üç küçük kıza daha sonra Alice Harikalar Diyarında olacak hikayeyi anlattı. Alice Liddell hikâyeyi kağıda dökmesi için yalvarınca, Dodgson 1864’te ona eliyle yazdığı, resimli bir örneği hediye etti. Dodgson kitabı hediye etmeden önce arkadaşı MacDonald kitabın ilk halini okumuştu. Onun çocukları da hikâyeyi çok beğenince Dodgson kitabı yayımlamaya karar verdi. Kitap İngiltere’de inanılmaz bir ün kazandı. 1871’de Dodgson Alice’in hikâyesinin devamı olan Through the Looking-Glass and What Alice Found There’i yayımladı. 1876’da Alice kitaplarıyla aynı türde bir şiir olan The Hunting of the Snark’ı yayımlayan Dodgson, uzun bir aradan sonra, 1895’de edebiyat dünyasına Sylvie and Bruno ile dönüş yaptı. Dodgson edebiyatın yanı sıra, matematik alanında gerçek adıyla yayımladığı bir düzineden fazla kitap yazdı. 14 Ocak 1898’de kız kardeşinin evinde zatürreeden öldü.
  • Maksim Gorki
  • Mark Twain
    30 Kasım 1835’te Florida’da doğdu. Dizgi çıraklığı, Mississippi nehrinde rehberlik ve altın arayıcılığı yaptıktan sonra Kaliforniya’ya giderek gazetecilik yapmaya başladı. Yerel gazeteler için çalışan Twain, ücretli olarak konferans gezilerine çıktı. Yazarlığa uzak ve orta batıdan izler taşıyan grotesk, mizahi hikâyelerle başlayan Twain, Calaveras Country’nin Ünlü Sıçrayan Kurbağası adlı yapıtıyla ulusal düzeyde kendini kabul ettirdi. Hannibal ve Mississisppi’de geçen gençlik günlerinin anılarını Mark Twain adının dünyaya yayılmasını sağlayan hümanist romanları Tom Sawyer’in Maceraları ve Huckleberry Finn’in Maceraları adlı kitaplarında topladı. Ernest Hemingway “Tüm Amerikan edebiyatı ondan doğmuştur,” diyerek Twain’in eserinin önemini vurgular.

    Yazarın ölümünden sonra yayımlanan yapıtlarından Esrarengiz Yabancı o güne kadar geçerli olan Mark Twain imgesinin sarsılmasına neden olmuştur. Mark Twain bu büyük yergisel romanında, savaş olgusuyla insanın ahlaksal nitelikleriyle derinliğine bir hesaplaşma içine girmiştir. Kuzey Amerikan edebiyatının en keskin görüşlü ve en geniş açılı toplum eleştirmeni olan Mark Twain, 21 Nisan 1910’da Redding’de yaşamını yitirmiştir.
  • Mehmet Akif Ersoy

    Mehmet Akif, 20 Aralık 1873 tarihinde Fatih, Sarıgüzel mahallesinde ailesine ait evde doğdu. Babası Fatih medresesi hocalarından Mehmet Tahir Efendi (1826-1888), annesiyse Emine Şerife Hanım (1839-1926)’dır. Babası eğitimi için Osmanlı ülkesinin Arnavutluk bölgesindeki Şuşisa köyünden İstanbul’a gelmiştir. Tokat’ta doğan annesi aslen Buharalı bir aileye mensuptur.

    Dört buçuk yaşında iken mahalle mektebine başlayan Akif, Arapça ve Farsça öğrenmiştir. Daha sonra Fatih Rüştiyesi’ne devam etmiş, orta tahsilini Mülkiye’de tamamlamıştır. Fen bilimleri eğitimi aldığı Halkalı’daki Veterinerlik Okulu’ndan birincilikle mezun olmuştur. Akif yüksek eğitimini bitirdiği yıl evlenmiş, memur olarak birçok beldede görev almıştır.

    Mehmet Akif, ahlak ve fazilet örneği bir Müslüman olarak yaşamı boyunca ideallerinin peşinde koşmuş ve milletin iyiliği için çalışan bir düşünür, bir dava adamı olarak yaşamıştır.

    Cumhuriyetin ilk yıllarında TBMM’de milletvekili sıfatıyla bağımsızlık için mücadele eden Akif, 1925 yılında Türkiye’den ayrılarak Mısır’a gitti. Kahire’de, Camiü’l-Mısrıyye Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı hocalığı yapan Akif ciddi bir hastalığa yakalandığı 1936 yılında Türkiye’ye döndü. 27 Aralık 1936 tarihinde vefat eden Mehmet Akif’in cenazesi Edirnekapı Şehitliği’nde defnedildi.

  • Mehmet Rauf
    Servetifünun romancılarındandır. 1875 yılında doğmuş, 1931 yılında İstanbul’da yaşamını yitirmiştir. Bahriye Mektebi’nden mezun olduktan sonra deniz subayı olmuş, staj için Girit’e (1894), Kiel kanalının açılış töreninde bulunmak üzere Almanya’ya (1895) gönderilmiştir. Dönüşte İstanbul’da Tarabya’da elçilik gemilerinin irtibat subaylığına atanmıştır. 1908’den sonra bahriyeden ayrılmış, hayatını yazarlıkla kazanmaya başlamıştır. Cumhuriyet devrinde kadın dergileri çıkarmış, ticaretle uğraşmıştır.

    On altı yaşındayken yazdığı Düşmüş adlı hikâyesini İzmir’e, Halit Ziya’ya göndermiş, Halit Ziya da Hizmet gazetesinde yayımlamış. Daha sonra yazılarına İstanbul’da Mektep dergisinde yer verilmiştir. Halit Ziya, Cenap Şehabettin, Hüseyin Cahit’le böylece önceden tanışan Mehmed Rauf’un sanatının en başarılı eseri Eylül adlı romanıdır.
  • Mevlânâ Celâleddin Rûmî
    Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur. Mevlâna'nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup sağlığında "Bilginlerin Sultanı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur. Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'ten ayrılmak zorunda kalmıştır.

    Sultânü'l-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'ten ayrıldı. Sultânü'l-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış Mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaşmıştır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır. Sultânü'l-Ulemâ Nişâbur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldi. Karaman'da Subaşı Emir Musa'nın yaptırdıkları medreseye yerleşti. 1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'l-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adında iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun' u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ve Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi. Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devletinin egemenliği altında idi. Konya ise bu devletin başşehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve devletin hükümdarı Alâeddin Keykubad idi. Alâeddin Keykubad, Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi. Bahaeddin Veled, sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldi. Sultan Alâeddin onu muhteşem bir törenle karşıladı ve ona ikametgâh olarak Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni tahsis etti. Sultânü'l-Ulemâ, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçildi. Günümüzde müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'na bugünkü yerine defnedildi. Sultânü'l-Ulemâ ölünce talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Medrese kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu. Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'te "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar. Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı. Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.
  • Namık Kemal
    21 Aralık 1840’ta Tekirdağ’da doğdu, 2 Aralık 1888’de Sakız Adası’nda öldü. 1865’te kurulan ve daha sonra yeni Osmanlılar Cemiyeti adıyla ortaya çıkan İttifak-ı Hamiyet adlı gizli derneğe katıldı. Bir yandan da Tasvir-i Efkâr gazetesinde hükümeti eleştiren yazılar yazıyordu. Gazete, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin görüşleri doğrultusunda yaptığı yayın sonucu 1867’de kapatıldı. Namık Kemal de İstanbul’dan uzaklaştırılmak için Erzurum’a vali muavini olarak atandı. Bu göreve gitmeyi çeşitli engeller çıkarıp erteledi ve Mustafa Fazıl Paşa’nın çağrısı üzerine Ziya Paşa’yla birlikte Paris’e kaçtı.

    Çeşitli anlaşmazlıklar sonucu, Avrupa’da desteksiz kalınca, 1870’te zaptiye nazırı Hüsnü Paşa’nın çağrısı üzerine İstanbul’a döndü. Nuri, Reşat ve Ebüzziya Tevfik beylerle birlikte 1872’de İbret gazetesini kiraladı. Aynı yıl burada çıkan bir yazısı üzerine gazete hükümetçe dört ay süreyle kapatıldı. Namık Kemal yine İstanbul’dan uzaklaştırılmak için Gelibolu mutasarrıflığına atandı. Orada yazmaya başladığı Vatan Yahut Silistre oyunu, 1873’te Gedikpaşa Tiyatrosu’nda sahnelendiğinde halkı coşturup olaylara neden oldu. Bu kez kalebentlikle Magosa’ya sürgüne gönderildi. 1876’da I. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a döndü. Şura-yı Devlet (Danıştay) üyesi oldu. Kanun-î Esasi’yi (Anayasa) hazırlayan kurulda görev aldı.
  • Platon
  • Recaizade Mahmud Ekrem

    Recaizade Mahmud Ekrem, Türk edebiyatının yenileşmesinde etkili olan Osmanlı son dönem yazarlarından biridir. Batı dillerinden Türkçeye çeviriler yapmıştır. Servetifünun edebiyat akımının temellerini atmıştır. Eserlerinde yanlış Batılılaşmayı işlemiş ve edebiyatımızdaki ilk gerçekçi romanı Araba Sevdası'nı kaleme almıştır.

  • Samipaşazade Sezai
  • Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi

    II. Meşrutiyet dönemi yazar ve fikir adamlarındandır. 1865-1914 yılları arasında yaşamıştır. Şehbender Süleyman Bey’in oğludur. İsminin başındaki iki sıfat (Şehbenderzade ve Filibeli), babasına nisbetini ve doğum yerini ifade etmektedir. Ahmed Hilmi, ilköğrenimini Filibe müftüsünden gördü. Daha sonra Galatasaray Lisesi’nden mezun oldu. 1890’da Duyun-ı Umumiye İdaresi’ne memur olarak girdi ve Beyrut’ta görevlendirildi. Bu dönemde fikir hürriyeti mücadelesi yapmak için Mısır’a kaçtı. Orada Çaylak isminde bir mizah gazetesi çıkardı. 1901’de İstanbul’a döndü ve Fizan’a sürgün edildi. Fizan sürgünlüğü Meşrutiyet’in ilanına kadar devam etti. Daha sonra yine İstanbul’a döndü ve Darülfünun’da felsefe dersleri vermeye başladı. 1908’de İttihad-ı İslam isimli haftalık gazetenin neşrine başladı. Bu gazete kapandıktan sonra İkdam ve Tasvir-i Efkâr gazetelerinde siyasi ve felsefi makaleler yazmaya devam etti. 1910’da Hikmet dergisini çıkarmaya başladı ve aynı isimle bir de matbaa kurdu. Bu dergi yalnız Türkiye’de değil, İslam dünyasının her tarafında rağbet görüp okunmakta idi.

    Hiç evlenmemiş olan Ahmet Hilmi çok çalışkan ve verimli bir yazar, bilgili bir hoca idi. Arapça, Farsça ve Fransızca bilirdi. İslam kültürü ile beraber Batı düşüncesini de kavramış aydınlardandı. Batıcılığa ve materyalizme şiddetle karşı çıktı. Devrin materyalist yazarları Celal Nuri, Baha Tevfik ve Abdullah Cevdet’le kalem mücadeleleri yaptı.

  • Şeyh Şadi-i Şirazi

    Sadi, İran edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. Yaşadığı devir itibariyle hayatı ve kişiliği hakkındaki bilgilerin kesinliği şüphelidir. Sadi’nin gerçek adı bile bilinmemektedir söz gelimi. “Sadi” onun mahlasıdır ve onu koruma altına alan hükümdar Atabek Sa’d b. Zengi’nin ismine ithafen bu mahlası seçmiştir. Sadi’nin doğum tarihi, nerelerde eğitim aldığı, nerelerde yaşadığı hakkındaki bilgiler de birbirini tutmamaktadır. Fakat yine de ortak bazı noktalardan ve Sadi’nin eserlerinde kendisinden söz ettiği bölümlerden yola çıkarak hayatı hakkındaki fikir sahibi olabilmek mümkündür.

    Sadi, Kazerunlu bir annenin oğlu olarak Şiraz’da dünyaya gelir. Bilime önem veren, erdem sahibi bir aileye sahiptir. Babası, hükümdar Atabek Sa’d b. Zengî’nin teğmenlerinden biridir. Sadi, henüz on iki yaşındayken babasını kaybeder.

    Babasının ölümünün ardından, dedesinin himayesinde, eğitim hayatına Şiraz’da başlar. Daha sonra İran’ın Moğol istilasına uğraması sebebiyle Bağdat’a gider ve dönemin en önemli eğitim merkezi olan Nizamiye Medresesi’ne devam eder. Burada, çok önemli âlimlerden dersler alır. Bu insanların Sadi’nin üzerindeki etkisi de büyük olur, şiirle yakın teması bu dönemde gerçekleşir.

    Eğitimini tamamladıktan sonra, İslam ülkelerini gezmeye başlar. Onun bu dönemde Elcezire, Suriye, Anadolu, Mısır, Marakeş, Azerbaycan, Belh, Gazne ve Pencap’ı gezdiği anlatılmaktadır. Sadi bu uzun seyahatten sonra bir süre Dehli’de kalmış ve burada dönemin ünlü şairlerinden Emir Hüsrev Dehlevi’yle tanışmıştır.

    Dehli’den sonra Kudüs’e doğru yola çıkan Sadi, Şam’da Haçlılara karşı Türk-İslam ordularıyla savaşmıştır. Bu savaşta Hıristiyan kuvvetlerince esir alınmış, yıllarca ağır koşullarda çalıştırılmıştır. Sadi’nin bilgisine hayran kalan Suriyeli bir tüccar Sadi’yi satın alarak esaretten kurtarmış ve kızıyla evlendirmiştir. Ne var ki Sadi’nin evliliği pek de mutlu gitmemiş, evini terk edip Anadolu’yu, Çin’i ve Hindistan’ı gezip Şiraz’a dönmüştür. Fakat araştırmacılar bunun bir kurmaca olduğunu, Sadi’nin Hindistan ve Çin’e hiçbir zaman gitmediğini söylemektedir. Başka bir rivayete göre de Sadi, Anadolu’ya geldiğinde Mevlana’yla tanışmış ve tasavvuf hakkındaki derin ilgisini ondan edinmiştir. Bunun da doğruluğu şüpheliyse de Sadi’nin gezdiği coğrafyalardaki büyük şairlerle tanıştığı kesindir.

    Sadi, uzun yıllar süren maceralı seyahatlerine doğduğu şehir Şiraz’da son vermiş ve burada kendine sakin bir hayat kurarak yalnızca okumaya ve yazmaya adamıştır ömrünü. Yazdığı şiirler hükümdar tarafından çok beğenilmiş ve Sadi, hükümdarın beğenisinin verdiği güvenle ve hükümdara duyduğu minneti ifade etmek için kaleme almıştır.

    Sadi, tasavvufa ilgi duymaya başlayınca dönemin önemli mutasavvıflarından Şeyh Abdül Kadir Geylani’nin müridi olur ve onunla birlikte hacca gider. Yine bir rivayete göre Sadi tam on dört kez hacca gitmiştir.

    Türk edebiyatında da Sadi’nin eserlerinin etkisi görülmüştür. Özellikle Divan edebiyatı döneminde Sadi en çok etkilenilen şairlerin başında gelmektedir. İlk olarak 14. yüzyılda Hoca Mes’ud , Ferhang-Name-i Sadi adlı eseri kaleme almıştır. Bu eser, Bostan’daki bazı parçaların çevirilerini içermektedir ve 19. yüzyıla kadar pek çok kez Bostan ve Gülistan’ın Türkçeye tercümeleri yapılmıştır.

     

  • Victor Hugo
    Büyük Fransız şairi ve yazarı Victor Hugo, Fransa tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birinde, 1802’de doğdu. Daha on iki yaşındayken şiirleri yayımlanmaya başladı. Yirmi yaşında ilk eseri Od’lar ve Çeşitli Şiirler ile ismini duyurdu.

    1830 siyasi olayları, aile anlaşmazlıkları ve sarayda beklediği yakınlığı bulamaması, Hugo’da büyük fikir değişikliklerine yol açtı. Fransız gençliğinin problemleriyle ilgilendi. İmparator ve kral mücadelesine sahne olan Fransa’da ezilen, baskı gören, sefalete terk edilen yığınların haklarını korudu. Sefiller ve Deniz İşçileri isimli romanlarıyla yeni bir düşünce çığırını başlattı. Krallığa karşı cumhuriyeti savundu. Cezalar, Dalıp Gitmeler, Gülen Adam sürgün döneminin meyveleridir. 1859’da affedildiyse de kendi isteğiyle sürgünde kaldı.

    Cumhuriyet’in ilanı üzerine Paris’e döndü (1870). Cumhuriyetçi direnişin sembolü olarak Paris milletvekili, daha sonra da senatör seçildi. Bu arada L’Événement gazetesini kurdu. 1878’de felç geçirdi ve 1885 yılında hayata gözlerini yumdu.
  • William Shakespeare
    İngiliz tiyatro yazarı ve şairdir. Bir tüccarın oğlu olan William Shakespeare, on sekiz yaşındayken Anne Hathaway’le evlenip bir süre sonra Londra’ya gitti. Orada önce tiyatro oyunculuğu yaptı. Daha sonra ünlü Globe ve Blackfriars tiyatrolarına ortak oldu. Başkalarının yazdığı oyunları düzelterek oyun yazarlığına ilk adımını attıktan kısa süre sonra kendi oyunlarını yazmaya başladı. Veba salgını sırasında Londra’dan ayrıldı, ama 1954’te geri döndü. 1613'te emekli olup Stratford'a geri döndü ve üç yıl sonra orada hayatını kaybetti. William Shakespeare, gelmiş geçmiş en büyük tiyatro yazarlarından biri sayılır. Büyüleyici ve zengin dili nedeniyle oyunlarını “şiirsel dramalar” olarak nitelendirenler olmuştur. Bazı oyunları yalnız şiirsel biçimleriyle değil, bütün öğelerindeki derin ve geniş insan yapısı anlayışıyla da büyüleyicidir. William Shakespeare aşağılık ve soylu şeyleri, masumluğu ve vahşiliği, komik ve çok ciddi olayları gözler önüne sermeyi; günlük olaylardan alışılmamış olaylara rahatça geçmeyi bilmiştir. Her sınıftan insanı gözler önüne sermeyi başarmış, hem bireysel hem toplumsal düzeydeki ahlak sorunlarıyla ilgilenmiştir.